Zeliş’in ardından yazılar-3

Yazının başına defalarca oturdum, hepsinde iki cümle bile yazamadan kalktım. Kısa yazmam gerek ve bu, tarihimizin büyük bir kısmından hiç bahsedememek demek. Neyse, sonunda bir şeyleri dahil edememe, hatta unutma kaygısına odaklanmak yerine içimden geldiği kadar, içimin yettiği kadar yazmaya karar verdim.

Çoğumuz aynı durumdayız, sersem gibi geçen ilk aydan sonra -el mahkum- koşturmacaya geri döndük. Bazı günler seni hiç düşünmediğimi fark edip üzüldüm, sinirlendim; inanasım gelmedi böyle böyle bir şeylerin hafifliyor olduğuna. Gerçi sonra anladım, hafiflemiyormuş. Bazen en anlamsız zamanlarda, seninle hiç alakası olmayan şeyler yüzünden korkunç bir dalga çarpıp afallatıyor. İlk zamanlar metro yolculuklarında çok oluyordu bu, Candan Erçetin klibindeymiş gibi triplere giriyordum. Sonra Ankara Katliamı geldi, o klibe çantamdaki siyah kurdele eklendi, metrodaki diğer insanların gözlerinde de acı var mı diye sapık gibi bakınmaya başladım.

Senden sonra çoğumuzun hasarları arttı. Çok net söyleyebilirim bunu. Bu tür durumlarda yakından tanımadığın insanlarla konuşmanı, mümkünse destek almanı tavsiye ederler ya, ben o olayı erteliyorum ama bölüm hocalarıma ağlanmaya başladım, çok anlamsız. Çalışma konumu anlatmak için odasına gittiğim kadını bana peçete uzatırken buluyorum ve bu durum hoşuma git-mi-yor.

Ara sıra ‘orrrosspuu’ deyişini duymaya çalışıyorum, ilk günden beri en korktuğum şey o vurguları unutmak. Bir kere dünyanın en kötü şarkısını (beğenerek) açmıştın, uzun da bir şeydi, dakikalarca piyano tuşu dinlemiştik, ne olduğunu bilsem de çalsam, çok istiyorum. En son toplantıda görüşmüştük, sen yine elinde biranla her lafa atlıyordun. Tamam, güzel konuşuyordun, keşke yine dinleyebilsem ama susmaman gibi küçük bir sorun vardı. Ve sana son söylediğim şey ‘sus, ağzına vurucam’ oldu. Ama pişman değilim, başka türlüsü tuhaf olurdu belki de.

Çok kızıyordum sana ama çoğu insana kızdığım gibi pasif agresif, içine atmalı türden değil. Yüzüne söylüyordum, sen de bana çıkışıyordun, oh! Bir de insanın gözünün içine içine gülüyordun ya, hınzır bir gülüş bile olsa güven veriyordu. -muş, ya da. O zamanlar bu kadar irdelemiyordum bakışlarını çünkü. Ama fotoğraflarına baktığımda hem o gülüşü, hem kadraj dışında da olsa dişlerinle beraber sıkılmış yumruğu rahatça görebiliyorum. Sahne arkasında ama mücadelenin en önünde geçen hayatını, tüm arızalarınla birlikte, çok sevmiştim. Ve çok özlüyorum. Ve kim bilir daha ne kadar şaşıracağım buralarda olmayışına.

Ve bu yazıda memelerinden bahsetmeyecektim, hemen her yazıda zaten lafı geçer diye ama yapmadan edemedim. Senin memelerinle uyandırıldığımız günlerin birinde o halde eşikte durup boz ayıların yavrularından falan bahsetmiştin, bizse daha uyanamamışken karşılaştığımız görsel ve işitsel sentezi idrak etmeye çalışmıştık. Sonra sorduk, hatırlamadın, muhtemelen yakınlarda öğrendiğin ilginç bir bilgiyi vahiy gelmiş gibi heyecanla paylaşıyordun, zaman mekan ve meme dinlemeden, yine. O sürreal kareyi attım hafızaya! Her hatırladığımda ‘neden’ diye sormaya devam edeceğim, umarım bir gün anlatırsın.

Denzi

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir