Zeliş’in ardından yazılar-1

Çok önemli bir şey olduğunda takvime bakmak insanı şaşırtan bir şey. O çok önemli şeyin bir öncesi ve sonrası olduğunu görmek, çok tuhaf bir şekilde hayat karşısında sahiden de küçük olduğumuzu gösteriyor. Ben Deniz. Bir zamanlar başka biriydim. Sonra Zeliş’in sevgilisi oldum. Şimdi yine başka bir Deniz olarak burada kaldım. Gözlerimle takvimi tarayarak bütün bunların oluş tarihlerini araştırırken, düşünmeden edemiyorum: Bir mucize geçti hayatımdan.

1 Eylül, Zeliş’in doğumgünüydü. Bozcaada’daydılar ve sık sık olduğu üzere aramız biraz bozuktu mucizenin beni delirten birçok tarafı vardı. Durdum, onun hayatımdaki yerini düşündüm ve şunu söyledim: Seni neden sevdiğimi oturup uzun uzun anlatmak istiyorum. (Dönünce.) Söyleyebileceklerimin en azıydı, ama bu kadarını dahi söyleyebilmiş olduğum için kendime, Zeliş’e ve hayata müteşekkirim. Söyleyemediklerimi ise şimdi anlatmak zorundayım.

Ben Zeliş’i ilk defa 1 Mayıs 2011’de gördüm. Taksim’e çıkan LGBT kortejinin miting komitesince ilk kez anons edildiği yürüyüşte. O zamanlar bu taraklarda pek bezim yoktu, hasbelkader gitmiştim. Kortejin yanında bir anlığına gördüm onu; ufak boylu bir kız, koyu renk saçlarının uçları sarıya boyalı, kollarını iki yana savura savura yürüyor. İzlemekten kendimi alamamıştım, çok güçlü görünüyordu. Hızla gözden kaybolmuştu sonra. Gördüklerimden anladığım bu kadardı; kendinden emin, güçlü ve ulaşması muhakkak zor biri. “Büyük aktivistlerden,” diye bahsetmiştim bir arkadaşıma. “Pffff” demiştik birlikte.

Sonra, 8 Mart 2014 gününe kadar yağmurlar altında polisin karşısına dikildiği o meşhur gün hayatımda Zeliş diye biri olmadı. Olduğu zamansa, Zeliş benim anladıklarımın hiçbiri değildi. Ulaşılmaz olmak bir tarafa, Zeliş tanıdığım herkesten daha fazla “vardı,” tüm varlığıyla şimdi, buradaydı ve onu esas olarak bunu keşfettiğimde sevmiştim.

Annesine kızıp evden kaçmış genç bir lezbiyeni ailesiyle buluşturmak için bütün bir gün oradan oraya koştururken yanındaydım. Nihayet akşama doğru, Lambdaİstanbul’un Taksim’deki yerinde anneyle kız gözyaşları içinde sarılırken Zeliş’in de gözlerini silerek arkaya kaçtığına tanık olmuştum. O an odada benim gibi gülümseyen kimse yoktu. Sonra, ilişkimiz ilerledikçe ortaya çıkıyordu ki Zeliş’in küçük bir gaz sorunu ve biraz gürültücü bir vücudu vardı. Midesi hassastı galiba. Bana verdiği cevabı ömrüm oldukça unutmayacağım: “Evet, midem de kalbim kadar hassastır!”

İstanbul çocuğuydu Zeliş; bununla ufaktan hava attığını da anlardım, hoşuma giderdi. Galata Kulesi’nin yakınında taşa oyulmuş olan kertenkeleyle yılan kabartmasını her seferinde bulup gösterirdi. “Çok güzelmiş sevgilim,” diye başımı sallardım, el ele uzaklaşırdık. Sokaklarda el ele yürümenin tadına onunla varmıştım, bilmezdi. Bunu yaptığım için özel olduğumu düşünürdü, oysa çekinecek her ne varsa, bana gülümseyerek elini uzattığı ilk sabah aldırmadığıma karar vermiştim.

Dünyanın kurtarılabileceğine inancımı yitirdikçe insanlara karşı hepten katılaştığımı düşünürdüm sık sık. Zeliş’in kalbiyse onca mücadelenin içinde hep çok yumuşaktı. Bir gün Osmanbey’de yürürken dilenci bir kadının yanından geçmiştik. Gelip geçenlere “Yavrum para istemiyorum,” diye sesleniyordu. Beş-on adım sonra dayanamadı Zeliş, geri döndü. Tavukçudan yarım tavuk istemiş kadın, girip aldı. Biraz söylenecek oldum çünkü dilencilere yardım etmezdik, bu hiçbir şeyi çözmezdi. Ama görüyordum, üzgündü. Elimi omzuna attım, “Sen bana bakma sevgilim iyi yaptın,” dedim. İyi yaptığını düşünmüyordum aslında, ama hisleri o kadar sahiciydi ki. Bu dünyada hisseden bir insan vardı, yapısalcılık üzerine düşünerek bunu hırpalamaya değmezdi. Sonraları da sormuştu, “Sevgilim o kadın ne yapıyordur acaba?” Kazadan on beş gün sonra o kadını tekrar gördüm: “Yavrum ben dilenci değilim, allah rızası için…” 

“Teyze,” dedim, “benim bir arkadaşım vardı, sana bir gün şuradan tavuk almıştı. Biliyor musun, o öldü.” 

“Allah onun ömrünü sana versin yavrum. Ben dilenci değilim. Evde hastam var, biraz para ver eve gidip çorba yapayım.” 

“Bozuğum yok ki teyze.” 

“E ne varsa ver işte.”

“Yüz liram var teyze nasıl vereyim?”

“O zaman bak şu marketten makarnayla zeytinyağı alıver…”

Torbayı kadına uzatırken, bir ihtimal, Zeliş yaptığımı görüp memnun olur belki diye düşünüyordum.

“Al teyze, dua et tamam mı…”

“Allah razı olsun, bir de ekmek parası ver de eve yemek götüreyim.”

“Ama yani…”

“Bak arkadaşın ölmüş, ver hadi otuz-kırk lira…” Bunu söylerken kadının sırtı dikleşmiş, inanmazsınız yüzüne can gelmişti. On lira çıkardım: “Bak, adı Zeliş tamam mı? Dua et bari, ZELİŞ!” Bir an için gökyüzüne baktım. “Görüyor musun,” demek istedim, “haklıydım!”

Az önce markete girerken gözümden yaşlar akıyordu, şimdiyse elimde değildi işte gülüyordum. Oracıkta telefona sarılıp onu arayamamak, onun yüzünden düştüğüm hâle birlikte gülememek hayatta yaşadığım en büyük hüzün olsa bile Zeliş sayesinde hayatın yine tam ortasındaydım ve mucizenin esas sebebi buydu.

Zeliş dönseydi, ona bunları anlatacaktım belki daha fazlasını. Yapamadım.

Yapamadım ama bunlar hep benimle kalacak.

Böyle, güzel yüzlüm.

Deniz Gedizlioğlu

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir