Savaş ve Lezbiyen Biseksüellik

Özel Timlerin gözünden savaşı anlatan bir belgesel olan Şahit Olun’dan. Özel Tim’in talim yaptığı ateş poligonundan bir hedef tahtası.

Geçen Haziran sonrasında savaş giderek yoğunlaşırken, biz de Lezbiyen Biseksüel Feministler olarak, bu kimliklerimizden doğru, savaşa dair nasıl bir söz üretebiliriz diye tartışmaya başladık.  Yaptığımız atölyelerde öncelikle savaşı bizim nasıl deneyimlediğimizi ve savaşın heteroseksizm ile ilişkisini konuştuk[1]. Bu yazıda ise bu tartışmalardan da yola çıkarak biraz daha spesifik olarak, savaşın yeni biçimine ve bunun heteroseksizm ile ilişkisine dair bir şeyler karalamaya çalışacağım.

Naklen Savaş

Her savaşın bağlamı, buna bağlı olarak formu, kullanılan teknolojileri, aktörleri, işleyiş normları vb. farklıdır. Şu anda sürdürülen savaşın öncekilere kıyasla göze çarpan farklarından biri ise savaş alanından gelen görüntülerin bolluğu. Sanki faillerin meçhul olma gibi bir kaygısı yok; aksine öldüren de öldürülen de kameraların önünde apaçık gösteriliyor bizlere. Özel Harekat Timleri (JÖH) cep telefonlarıyla, aksiyon kameralarıyla, savaşı, işkence ve öldürme anlarını anbean videoya çekip, ırkçı cinsiyetçi duvar yazılamalarının ve darmadağın ettikleri evlerin önünde gururla poz verip kendi sosyal medya hesaplarından paylaşıyorlar; drone ve silah monitörlerinden alınan bombalama görüntüleri hızlıca medyaya servis ediliyor. Yani mesela 90 lardaki gibi savaşın batının gözlerinden ırak, gizlice sürdürülmesi ya da kamuoyuyla seçici bir şekilde paylaşılmasından daha farklı bir durum bu. Aksine devletin savaş alanından olabildiğince çok ve olabildiğince gerçek zamanlı ve gerçek aktörlü görüntüleri ve kendi şiddetini toplumun belli bir kesimine ilk defa bu kadar çıplak bir şekilde izlettiği bir savaş. Peki bu apaçıklık ne anlama geliyor, dahası savaşın gidişatı için nasıl bir işlev görüyor?

Eril Bakış

Şu anda devletin kendini temize çıkaracak şekilde filtreleyip yaydığı görüntülerden bahsetmiyoruz, tam tersine devletin işkenceyi, öldürmeyi, öldürülenlere yapılan işkenceyi, duvar yazılarıyla, tacizleriyle aşağılama çabalarını sürekli teşhir etmesinden bahsediyoruz. Dahası yeni medya teknolojilerinin savaş alanına dahil edilmesiyle kendimizi birinci şahıs nişancı (FPS, First Person Shooter) olarak Özel Tim’in namlusundan savaşa gerçek zamanlı olarak katılmış bulabiliyoruz. Öyle görünüyor ki toplumda bir infial yaratması beklenebilecek, devletin şiddetinin apaçık paylaşıldığı bu görüntüler haklı/adil bir savaş sürdürüldüğüne dair bir ikna iddiasında değil.[2] Bundan ziyade düşmana dair ve düşmana haddini bildirmeye dair müşterek bir perspektife, daha da önemlisi müşterek bir zevke çağırıyor.[3] Çağıran da çağrılan da cinsiyet ve cinselliğe dair normlardan bağımsız değil. Bu savaşta namlu/kamerasından baktıran da, oradan hazla bakmaya çağrılan da heteroseksüel erkek figürü.

Bahsettiğim görüntülere, yazılamalara vb. bunların cinsiyetçiliğine, toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin sömürgecilik ile ilişkisine dair birçok derleme yapıldı ve yazılar yazıldı.[4] Bu yüzden denilenleri tekrar etmeye gerek yok, fakat bu görüntülere dair bir noktayı açmak istiyorum. Mesela birinin öldürülmesi kadar, öldürenin bunu kameraya çekmesi de herkese bana geldiği kadar korkunç geliyor mu, bilemiyorum. Tabii ki asıl korkunçluğun bunun kameraya çekilip kamusallaştırılması değil öldürme eyleminin kendisi olduğu düşünülebilir.[5] Fakat yine de kameranın savaşı sürdürmedeki işlevini görebilmek için kameraya çekme ediminin kendisini de oturup bir düşünmeli. Kamera işkenceyi, haddini bildirmeyi, muzafferliği, aşağılamayı, katliamı sadece o sırada kayda alma değil, aynı zamanda bunları tamamlayıcılık işlevini de görüyor. Bu görüntülerin dolaşıma sokulması ve kamuoyu ile paylaşımı, bu tatmini savaş alanındaki timlerden topluma, ‘izleyicilere’ doğru pay ediyor; haz paylaştıkça çoğalıyor, çoğaldıkça ortaklaşıyor, kurulan bu duygudaşlık savaşa aracılık eden normları, yani erkekliği ve hetero eril bakışı perçinliyor. Dolayısıyla özel timlerin kendi şiddetlerini kameraya çekip teşhir etmeleri gerçeği bize savaşın hangi normlar dolayımı ile işlediğini, özel timlerin savaşa ve de ‘düşmana’ dair müşterek perspektiflerini ve bu perspektiften haz duyması istenen kişilerin niteliğini ifşa ediyor.[6] Bütün bunları bir arada düşünürsek savaşa dair ve savaşa karşı bir söz, ne olup bittiğine dair hakikatleri ifşa etme ya da su yüzüne çıkarmanın yanında, savaşa dair hazzı üreten ve çoğaltıp topluma yayan bu eril normlar ve perspektiflere ve belli bir erkeklik hazzına karşı mücadele ederek üretilebilir diye düşünüyorum.

Düşman Figürü

Özellikle JÖH’ün çekip paylaştığı video ve fotoğrafları düşündüğümüzde, devletin toplumun bir kesimine apaçık, ama çoğu zaman belli bir izleyiciye kapalı, bu anlamda mahrem olan şiddetini; bu sefer tüm ‘izleyicilere’ açmasından bahsediyoruz. Mahremini ya da özünü açan devletin şenliğine kimlerin katılması bekleniyor? Hitap edilen -ve zevkine hitap edilen- izleyici yalnızca batılı değil, aynı zamanda erkek ve heteroseksüel olması beklenen bir izleyici. Savaş, şiddet ve bunlara eşlik eden duygular (nefret, sevgi, feda vb.) aslında hetero erkeği savaşın şölenine çağırmıyor, bilakis bizzat erkekliği heteroluğu, erkeği heteroyu üretiyor.[7] Aynı zamanda bu heteroerkeğe uygun, münasip, yakışık alır kadınlığı ve kadını üretiyor. Bu görüntülerin, savaşın hazzına iştirak ettikçe heteroerkekleşiyorsun, bu suça ‘zevke’ nail olmadıkça, reddettikçe, şiddetin nesnesi oldukça düşmanlaşıyorsun, kadınsılaşıyorsun, translaşıyorsun, ibneleşiyorsun, orospulaşıyorsun, kaltaklaşıyorsun, yarıkadınlaşıyorsun. Bu yüzden HDP itibarsızlaştırılmaya çalışıldığında ibne partisi deniyor, abluka kentlerinde kamuflaj için etek giyenlerin medyada etek üzerinden erkeklikleri aşağılanmaya çabalanıyor, kadın gerillalar iffetsiz, kürt anneler orospu, ‘bizden’ olmayan herkes namussuz, şerefsiz olabiliyor kolayca. Bunun karşısında sert erkek, ‘bizden olmayan’ı ucubeleştirdikçe, hatta öldürdükçe, tecavüz ettikçe heterolaşan bir kendiperver vatanperver türüyor.

Savaş ve güvenlik rejiminin sürdüğü başka bağlamlarda, yani düşmanın her yerde olabileceğine dair bir tekinsizliğin yaratıldığı konjonktürlerde de aynı şekilde ‘terörist’ ve düşman figürü cinsel ve cinsiyet normlarına referansla konfigüre edilir, terörist ucubedir, ucubenin de terörist olma ihtimali vardır, sürekli test edilir, kendisini temize çıkarması beklenir.[8] Yani terörist figürü, içine belli tarihsel bağlamlarda farklı farklı kavramlar ve kimliklerin iliştirilebildiği eğilip bükülebilen, genişletilebilen bir şey. Özellikle de terörle mücadele adıyla toplumsal kutuplaşmaya ihtiyaç duyan iktidarın manipüle etmeyi çok sevdiği bir şey. Toplumu biz/onlar’a bölmek her gerektiğinde belli kimlikler, normlar, hafızalar (ucube, ermeni, kürt, fahişe, ibne, çapulcu, hayvan, dinsiz, vb.) mıknatıs etkisi gibi ‘terörist ‘kutbuna yapışıverebiliyor. Cinsiyet ve cinselliğe dair normlar da bu manyetizmanın ana eksenlerinden biri. Genelde düşmanlaştırılanlar önce bir kadınlık ya da ibnelikten geçirilmeden olmaz.[9] Karşılık olarak da ibneler ve lezbiyenler her türlü ‘baş belası’ kimlikten geçirilirler. Mesela lezbiyen aktivist Lepa Mladjenovic, Yugoslavya’daki savaş sırasında Belgrad’da bir lezbiyen grafitisi yaparken iki Sırp adamın saldırısına uğruyor. Adamlar ‘pis lezbiyen senin yerin camii’ diye bağırıyor. Müslümanlıkla lezbiyenlik, başka durumlarda da kadınlık, Arnavutluk, Romanlık birbirlerine yapışıp nefret nesnesi haline geliyor. Mladjenovic kendisine saldıran adamların gözüne bakınca, bu adamın karısını döven, homofobik, savaş isteyen adamla aynı olduğunu görüyor. Tek fail, çok adlı düşman.[10]

Savaşın Normları

Kutuplaşmanın uzamı tüm topluma yayılıyor, çünkü savaş sadece abluka kentlerinde sürmüyor. Savaş görüntülerinin böylesine yayılmasının dışında, savaşın halet-i ruhiyesi de, yaptırımları, failleri, destekçileri de her yere yayılıyor. Evde, yatakta, televizyonda, okulda, işte, sokakta… Savaşla perçinlenen hetero erkeklikleri ve gururları ile karşımıza daha da muzaffer ve haklıymışçasına dikiliyorlar; zorbalıkları ödüllendiriliyor. Dolayısıyla norm dışı bütün kimlikler savaş zamanlarında daha da çok ve her yerde topun ağzında duruyor. Cinsiyet ve cinsellik normlarına uymayanların cezalandırılışı da savaşın kapsamına girmeye başlıyor, hatta savaş bunlar yoluyla işliyor. Erdoğan’ın dediği gibi ‘şehadete susamış’ ve bunun için fedakarlık yapmaya hazır anneler değilsek, çocuk doğurmayı vatana bir borç ve hizmet olarak görmüyorsak ya da çocuk doğurmuyorsak, vatana kocaya makbul bir eş olmuyorsak, evlenmiyorsak, makbul kadın olmuyorsak, cinselliği safi kocanın tamamlayıcısı ya da doğurmak olarak kısıtlamıyorsak, kadın seven kadınlarsak, kadın da seven kadınlarsak, toplumda kadın olarak tanımlanıp kendimizi kadın olarak tanımlamıyorsak, kadın olarak tanımlayıp toplumun tam kadın tanımına uymuyorsak, bütün muğlak kimlikler ve davranışlarımızla topun ağzındayız. Çünkü iktidar ucubeteröristleri karantina altına alarak ve ıslah ederek işliyor.[11] Mesela Almanya’da da Nazilerin ‘evli ve çocuklu’ olmaya ve kocanın öncülüğünde yaşamaya dair toplumsal norma uymayan lezbiyen kadınlar, Almanya’ya çocuk doğurma borçlarını yerine getirmediklerinden kamplara götürülmüşlerdi; çoğu hala ‘düzeltilebilir’, yani evlenip çocuk doğurabilirler düşüncesiyle heteroseksüel ilişkilere zorlanmışlardı.[12] Türkiye’de de annelik her zaman topluma ayar vermenin ve çekmenin aracı olmuşken, savaşla beraber bu daha da şiddetlendi, annelik aşağılamanın da aracı haline geldi. Mesela zamanında taş atan çocukların taşları sorunlu çocukluktan, kötü yetiştirilmeden ya da annelerinin yetersizliğinden dolayı attıklarına dair bir söylem vardı, şimdi ise gururla çoğaltılan duvar yazılarında ‘bu hainleri’ doğuran annelere ‘küfür’ edip aşağılamaya çalışıyorlar. Kadınlık ve iffetsizliğe, etrafındaki şiddete örnek olarak, öldürülenler kadın olduğunda çıplak teşhir edilmelerini düşünebiliriz. Akla ilk gelen örneklerden biri Ekin Wan’ın cenazesine yapılanlar; buna dair bir çok yazı yazıldı.[13] Benim ekleyeceğim şey bu işkencenin, cinsel suçun kameraya alınıp dolaşıma sokulmasının anlamı. Kadınların herhangi bir şeyin öznesi olmalarının makbul kadınlığa uymuyor olmasından herhalde, kadınlar öldürüldükten sonra soyulup, sanki onursuzluk bu eylemin kendisinde değilmiş de, kadının kendisindeymiş, zaten iffetsizliğiyle hak ettiğini bulmuş gibi bir gösteri yapılıyor. Hacı Lokman’ın cenazesi ise düşmanın erkekliğini azaltma amacıyla sürükleniyor ve bu yolla erkeklik de kışkırtılıyor, muhalefet de aynı şekilde az erkeklikle, ibnelikle, translıkla aşağılanmaya çalışılıyor.[14] Bütün bunların medyada görsel olarak dolaşıma sokulması hetero erkekliği ve bunun karşılığı olan kadınlığı kurarken, diğer bütün kimlikleri düşman imgesinde buluşturuyor, işkence ettiklerinde cisimleştiriyor.

Sonuç Yerine

Şu ana kadar hiçbir duvar yazısı direkt olarak lezbiyenliğe ya da biseksüelliğe dair bir şey söylememiş olsa da, öyle görünüyor ki savaş belli normları, özellikle de heteroseksüel erkekliği kışkırtıyor, bu kimliğe uymayan lezbiyen biseksüel kadın ve transları eskisinden daha da düşmanlaştırıyor. Süren savaş aynı zamanda kışkırmayanlara, bu hazza ortak olmayanlara, ve savaşa karşı mücadelede fail olan herkese karşı. Bu yüzden başka tüm kimliklerimizin yanında lezbiyen ve biseksüeller olarak da savaşa dair ayrıca bir tartışma yürütmemiz ve söz üretmemiz son derece önemli. Savaş sırasında lezbiyen biseksüel feminist politika yapmak hiç de yersiz, ya da ‘şimdi sırası değil’ bir şey değil. Savaşın nasıl homofobik, transfobik ve kadın düşmanı nüvelerle işlediğini, hetero erkekliği ve kadınlığı bir norm olarak tesis etme işlevini gördüğü üzerine de düşünmeliyiz. Bu şekilde yeni dayanışma biçimleri de oluşturabiliriz.

[1] Kliton 30 Mart programında da bu tartışmalara ve okumalara dair birazcık muhabbet ettik: https://archive.org/details/KLITON-30Mart2016SavasZamanlarandaKadKnLezbiyenBiseksuelTransOlmak

[2] TRT’de yayınlanan Şahit Olun adlı belgesel, savaş sırasında ablukadaki kentlerde Özel Timlerin peşine takılıp bize savaşı ve ‘gerçekleri’ anlatıyor. Fakat bize tarafsızca gerçekleri anlattığı iddiası belgeselin kör göze parmak şeklinde taraflı anlatısı ve sinematografisi dolayısıyla son derece ve apaçık bir şekilde absürt kalıyor (Baran Tekay). Bu anlamda bu tür iliştirilmiş gazetecilik (embedded journalism) örneklerini de aynı şekilde gerçeğe, haklılığa dair bir hakikat üretme aracı yerine, basbayağı bir şekilde tek bir tarafın bakışını (perspektif, gaze, hem düşünsel hem de nişan alma anlamında) tüketmeye dair bir zevk yaratma çabası olarak düşünebiliriz belki.

Baran Tekay’ın yazısı: http://www.diken.com.tr/trtnin-pkk-ile-mucadele-belgeseli-devletin-gozuyle-sahit-olmak/

[3] Act of Killing (2012) filmindeki  Endonezyadaki eski ölüm mangası liderlerinin eskiden yapmış oldukları işkenceleri zevkle anlatmaları gibi, biz de uyguladıkları şiddeti göstermekten zevk alan Özel Timler görüyoruz. To See If I’m Smiling (2009) adlı belgeselde ise zamanında İsrail ordusunda görev almış bir kadının, ölmüş bir Filistinlinin bedeni ile fotoğraf çektirdiği anı anlatmasını, yaptıklarını ve özellikle de bu anı sorgulamasını izliyoruz. Belgesel boyunca kadın bunu neden yapmış olabileceğini sorgulamaktadır, neden kameraya öyle bir poz vermiştir, ve en çok merak ettiği şey o fotoğraf çekilirken kameraya gülüp gülmediğidir. Gerçekten zevk almış mıdır? Ve eğer gülümsemiş ise bunun bilgisiyle nasıl yaşayacaktır?

[4] http://siyasihaber3.org/cizrede-evlerin-icinden-goruntuler-sergilenen-kadin-camasirlari-kullanilmis-prezervatifler

http://bianet.org/bianet/siyaset/172739-duvar-yazilarindaki-fasizm

“Farqîn’de devletin ‘duvar yazısı’ halleri”

http://yeniozgurpolitika.com/index.php?rupel=nuce&id=48438

http://direnisteyiz3.org/cizrede-cinsiyetci-fasizmin-ciplak-hali-duvarlarda/

http://alevinet.com/cizre-duvar-yazilari-ve-fasizmin-siradanligi/

[5] Mesela Muş valiliği, Ekin Wan’ın cenazesinin önünde poz veren Timlerin fotoğraflarının yayılmasından sonra, bunun tam tersini yapıp, görüntülerde ne olduğunu değil, bu görüntüleri yaydıkları için, yayanları kınamıştı. Uygunsuz bulunan, görüntülerde ne olduğu değil görüntünün kendisiydi. “10.08.2015 tarihinde İlimiz Varto İlçesi kırsalında güvenlik güçlerimiz ile girdiği çatışma neticesi etkisiz hale getirilen PKK terör örgütü mensubu bayana ait bazı görüntülerin sosyal paylaşım sitelerinde yayınlandığı tespit edilmiştir. Kamuoyu ve Valiliğimizce kabul edilemeyecek şekildeki bu görüntüleri çeken, yayınlayan ve sosyal medya’ya servis eden kişi veya kişiler hakkında adli ve idari soruşturma başlatılmıştır.”. http://www.mus.gov.tr/basin-duyurusu16

[6] Bu tartışma için bkz. Judith Butler (2015). İşkence Ve Fotoğraf Etiği Susan Sontag’la Birlikte Düşünmek Dürrin Tunç (Ed.). Savaş Tertipleri. Yapı Kredi Yayınları İstanbul 2015

[7] Sara Ahmed (2015). Duyguların Kültürel Politikası. Sel Yayıncılık, İstanbul.

[8] Jasbir Puar’a göre 11 Eylül sonrası ‘terörizm bilgisi’ teröristi patolojik bir cinsel ucube olarak tanımlıyor. Terörist figürü bu temsilsel strateji içinde, batılı hetero burjuva aile normlarından sapmış, yani yetersiz annelik mağduru olarak bir çocukluk yaşamış, cinselliği bastırılmış, başarısız bir heteroseksüel olarak tanımlanıyor. Jasbir K. Puar ve Amit S. Rai. (2013). Ucube, Terörist, İbne: Terörle Mücadele ve Uysal Vatanperverlerin Üretimi. Sibel Yardımcı ve Özlem Güçlü(Ed.) Queer Tahayyül (s.215-254) İstanbul: Sel Yayıncılık

[9] En basitinden bir futbol maçında bile taraflar birbirlerini önce kadınlıkla ve translıkla aşağılamaya çalışıyorlar http://www.5harfliler.com/cansiz-manken-forma-kina-gecesi/

[10] http://www.lezbifeministler.com/bir-feminist-lezbiyenin-savas-zamanlarindan-notlari-lepa-mladjenovic/

[11] Jasbir Puar ve Amit S.Rai age.

[12] Stephenie Gerdes http://www.lezbifeministler.com/holokost-sirasinda-escinsel-kadinlara-ne-oldu/

Aimée & Jaguar (1999) filmi de benzer bir konuyu anlatıyor.

[13] “Ekin Wan’ın Bedeni ve savaşta Cinsel Şiddet” http://kaosgl.org/sayfa.php?id=20037

“Cinselleştirilmiş bir Savaş Sürüyor” http://kaosgl.org/sayfa.php?id=21284

“Savaşların İşgal Ettiği Kadın Bedeni” http://www.mormasaritueli.com/savaslarin-isgal-ettigi-kadin-bedeni/

[14] http://www.bgst.org/toplumsal-cinsiyet-gundem/ara-rejim-doneminde-siddeti-tartismak-nukhet-sirman-ile-soylesi

http://www.cinsomedya.org/takvim-rezaleti/ “Grup Fezleke”

“AKP ve Şalvar Davası” http://www.cinsomedya.org/akp-ve-salvar-davasi/

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir