Virginia Woolf’u bir de bizden dinleyin!

10 Mart gecesi büyük bir sakinlik ve rahatlıkla yatağıma kurulacak, haber takibi yapıp kitabımı okuyacağım diye beklerken Feminist Politika isimli Facebook grubunda bir fotoğrafa denk geldim. Bu fotoğraf, çoğunuzu şu an şaşırtmayacaktır.

Bu sığlık ve klişe okyanusunda boğulmuş “kurgusal biyografi”, cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığından yalıttığımızda bile, bu ayrımcılık biçimlerini ve nefreti görmesek bile, son derece kötü bir paylaşım. Bir editör, bir yayınevi bunu nasıl sahiplenir, doğrusu çok şaşırtıcı; yani bir marka olarak hedef kitlesine ulaşma konusunda zorluk yaşanacak bir girişim. Ama birçoğumuz (cinsiyetçiliği normalleştirmeyen ve bunu erkek olma haliyle arkasına almayan, “feminazi”ye sığınmayan, bunu bir kadın hassasiyeti olarak görmeyenler) bu yazının baştan sonra erkeklik, cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığı koktuğunun da farkında.

İthaki, ilk özür demecini yayınladığında şöyle bir laf etmişti: (Buraya özür demeye bin şahit emojisi gelecek.)

Metinlerin hepsi okunduğu takdirde, üslup ve dil ile ilgili durum daha net anlaşılacaktır. Ancak şu ya da bu örnekte gözlemlenen ve bizim de gelen eleştiriler aracılığıyla fark ettiğimiz maksadını aşan eril dilden ötürü okurlardan özür dileriz.

Hala nedense bir anlaşılma umudu, niyetin esaslığı arzusu göze çarpıyor. Ama şu gayet açık ki; paylaşılan tüm yazarların biyografisinde ilgi çeken tek bir şey var: sadece Virginia Woolf’la ilgili yazılan biyografi kendisinin toplumsal cinsiyeti üzerinden kurgulanmış. Diğer yazarların biyografisinde bunun esamesi yok, her birinin ortak özelliği olan sığlık ve klişeyi saymazsak. Bunun tesadüf olmadığının da gayet farkındayız, o yüzden nasıl bu kadar gözden kaçmış bu durum, pek almasa da aklım, 11 Mart’ta saat sabah 10’dan itibaren Twitter üzerinden yürütülen #VirginiaWoolf kampanyasının direncini sürdürmesi, birtakım haber sitelerinde haberlerinin çıkması; yayınevinin, kitaplardaki biyografi kısmının 2. basımlarda kaldırılacağını duyurmasını sağladı.

İthaki Yayınları’nın özrü, en son açıklaması, pek çok kadın için tatmin edici olmamakla birlikte İthaki’nin ürettiği eril söylemi kulak arkası eden kişiler de var. Şimdi biraz bundan doğru Virginia Woolf’la ilgili anlatmak istediğim birkaç şey var, sayfalara sığdırmaya çalışacağım.

Virginia Woolf, söz konusu biyografinin yazıldığı Kendine Ait Bir Oda kitabıyla feminist teoriye katkısı sayesinde hafızalardan silinmeyecek bir yazar ve kadın. Deniz Feneri, Dalgalar ve Mrs. Dalloway isimli kitaplarında kullandığı ve adından söz ettirdiği bilinç akışı tekniğinin öncülerinden olan Virginia Woolf, döneminin ve sonraki neslin adını unutmadığı bir yazar olurken, kendisi özellikle 20’li yaşlarında katıldığı Bloomsbury* grubu sayesinde edebiyatla daha fazla içli dışlı olur. Özellikle öncülerinden olduğu bilinç akışı tekniğiyle kitap ve hikayelerini katmanlandırırken, Kendine Ait Bir Oda yalınlığıyla dikkat çeker ve kadınların kendi tarihini ve hikayelerini oluşturmasının gerekliliğini anlatır, kendi dünyalarını kurmalarını da ekonomik özgürlük kazanmalarına bağlar. 1920’lerde erkek egemenliğe dayalı cinsiyetçi yayın dünyasında “kadın” olarak varlığını sürdürmeye çalışan yazarların bu sisteme nasıl engaje olduğundan bahseder, seçtiği kitapları inceleyerek. Shakespeare gibi bir yazarın ölümsüzleşmesindeki motivasyonların cinsiyet kaynaklı olup olmadığını sorgularken, cinsiyetlendirilmiş yazın dünyasını, 1920’lerin İngiltere’sinin erkek egemen, cinsiyetçi ve kadın düşmanı zihniyetini ifşa eder. Bunu yaparken bakış açısı ikili cinsiyet üzerinde de kalmaz, evrenin sadece iki cinsiyetle yetinmeyecek kadar büyük ve keşiflerle dolu olduğunu belirtir; bu düşüncesini kurmaca yazına, Orlando isimli kitabıyla döker. Böyle bir yazarın biyografisini yazarken “Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan**?” ifadesi nasıl olacak da Virginia Woolf hayranlarını güldürecek ve belki kendisiyle yeni tanışacak kişilere bir el sıkışma fırsatı sunacak? İroni desen ironi değil. İroni’nin kelime anlamı TDK’da şöyle geçiyor: “Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etme.” Şimdi böyle bir şey uygulanmış gibi görünüyor ama ironinin hedefi Virginia Woolf değil, heteropatriyarkal sistemin kendisi olmalıydı. Ama İthaki’nin feminist, fantastik edebiyat ve bilimkurgu ustası Ursula LeGuin’in kitabını çıkarmakta sorumluluk alıp, Virginia Woolf’un feminist olmasını yine bir klişe ile hiçbir erkekle ilişkiye girmemesine bağlayarak kendisini “bakire” ilan etmesindeki problemi görememesi gayet doğal. İthaki’nin (!) bir art niyeti olamaz (!)

Virginia Woolf, kalem yoluyla kadınların toplumsal sorunlarına değinir, İngiliz aristokrasisinin ve toplumun erkek hegemonyasını ve cinsiyetçiliğini ifşa eder, ikililiklere meydan okur, savaşın kendisini sorunsallaştırır, cinsel özgürlüğünü ve kadın kadına aşkı da kendisine dayatılan heteroseksüel tek eşliliğe meydan okuyarak yaşamak için direnir. Biseksüelliğini evliliği arkasına saklayıp onu bastırmadan yaşar. Aşk yaşadığı şair ve Orlando‘yu adadığı Vita Sackville West’le mektuplaşmaları aralarında yaşanan erotizmi ve ilişkiyi en yalın haliyle gözler önüne serer.

Vita’nın 21 Ocak 1927’de kaleme alıp Virginia’ya gönderdiği mektupta şu kelimeler çarpar göze:

Ben Virginia’yı isteyen bir şeye tutuklu kaldım. Sana gecenin kabus gibi uykusuz geçen saatlerinde güzel bir mektup yazdım ve hepsi birden kayboldu: Sadece, özledim seni; oldukça basit umutsuz insani bir biçimde…

Virginia’nın Vita’ya gönderdiği mektupta ise şu cümleler yer alıyor:

Buraya bak Vita – Birlikte olduğun adamı bir kenara bırak, birlikte Hampton Avlusuna gidelim; nehri kanatlarımızın altına alıp akşam yemeği yer, ay ışığı altında bahçeyi turlarız. Eve geç gelir, bir şişe şarap içer, çakırkeyif oluruz. Aklımdaki her şeyi anlatırım sana, milyonlarca, milyarlarca şeyi… Gündüzleri canlanmayacaklar, sadece nehrin karanlığında. Bunu bir düşün. Birlikte olduğun adamı bırak bir kenara, diyorum. Ve yanıma gel.

Feminizmi; erkek düşmanlığı, cinsel yönelimi ve hazları hesaba katmadan erkeklerle ilişilenmemek olarak alıp, “bakire”, “orospu” ikililiğinde şekillendirilen normatif kadınlık normuna destek atan İthaki, zaten Virginia Woolf’un bir kadına âşık olduğunu, olabileceğini aklından geçirmez bile. “Bakire” söylemiyle bunu da bertaraf eder, penetratif gücü kutsayarak kadını, işgal edilmesi gereken bir nesneden ibaret olarak görür. Bununla nasıl bir söz sanatı örmeye çalıştıklarını düşünmüşler, akla zarar bir seçim doğrusu. Öncesinde bunu yaratıcılık ve mizahla gerekçelendirilmeleri son derece sorunlu.

Kadınlara biçilen toplumsal rol ve savaşın etkilerini masaya yatırmaktan asla geri durmamış Virginia Woolf. Deniz Feneri (To the Lighthouse) isimli romanında kayalıklı İskoçya sahilini arkasına fon alarak 10 kişilik geniş bir aile ve arkadaşlarını merkeze alıp; 1. Dünya savaşı öncesinde Deniz Feneri’ne yapılacak gezide ve olayların geçtiği mekânda yaşanan hava değişimlerinin karakterlerin hayatını nasıl etkilediğini, evlenmenin kadın yaşamındaki rolünü, kadının hayatta evlilik dışında anlamlı bir hayatı olup olamayacağı sorularıyla kurgular. Mrs. Dalloway’de de varlıklı Clarissa Dalloway’in geçmişini ve kendisini sıkıştıran yaşamını sorgularken alter-egosu Gazi Septimus Warren Smith’in savaş sonrası yaşadıklarını, deneyimlerini birbiriyle kesiştirerek anlatır.

Bir de Patti Smith’in Virginia Woolf’u anlatışı vardır ki, İthaki’nin bundan haberi olsaydı, Patti Smith’in yaratıcılığı ve yorumunun önünde saygıyla eğilir, bir kendisinden utanırdı zaten bence. “Yaptığımızın arkasındayız” lagalugalarına girmeye cesaret edemezdi. Virginia Woolf’u ölüm yıl dönümünde, 28 Mart 2008 tarihinde düzenlenen bir etkinlikte, çocukları Jesse ve Jackson ile doğaçlama bir performans sergileyerek Dalgalar romanından bir kesit okuyarak anlatır. Ayrıca hikâye anlatımına kendi yorumuyla doğaçlama katar. Mikrofonun karşısına geçtiğinde Virginia Woolf için sarf ettiği kelimeler şunlardır:

Virginia Woolf, 28 Mart 1941 tarihinde yaşamına son verdi. Ben bunun kendisinin bilinçli tercihi olduğuna inanıyorum. Bir insan olarak kendisi için gerekli gördüğü bir şeydi. Bu yüzden bunun üzücü olduğunu düşünmüyorum. Benim için o gün kendisinin yaşama elveda demeye karar verdiği bir gündü. O sebeple biz bugünü kutlamıyoruz ama bugünü tanıyoruz. O yüzden bugüne bir isim verecek olsam bu, “Virginia’ya El Sallamak” olurdu.

İçindeki bir şey reddediyordu büyümeyi.

Sonsuz, ölümsüz bir şey,

Cesur bir şey,

Savaşçıya benzeyen bir şey.

Uzun elbisesinin içinde ve mükemmel bir renkle kuşanmış halde bakıyordu yıldızlara.

Hissediyordu,

yıldızları teker teker çekip alacak

ve çevirerek dünyaya yollayacaktı sanki.

Onlar civaya benzer elastik güzel küçük silahlarmış gibi…

Virginia’nın elinde taşlar vardı. O, o ölü kız değildi.

Kimse ona bir şey anlatmıyordu, hiçkimse.

O kendine anlattı…

İntiharı güzellemek gibi bir niyetim olamaz asla ama Virginia Woolf’un intiharını “bir kaşık suda boğulmak” olarak verip bulunduğu koşulları gözetmeden, durumu kadınlık, akıl sağlığı gibi oluş çevresinde değersizleştiren, küçümseyen, zayıflık gibi gösteren hatta terörize edip kişiyi değersizleştiren bir yerden almayı, The Hours filminde kendisini canlandıran Nicole Kidman örneğiyle gerekçelendirmiş ya da yaptığın hatanın üstünü örtmüş olmuyorsun İthaki. Üstelik sizin cinsiyetçi ve klişe çalışmanız mı Virginia Woolf’u “bir kaşık suda boğacak” diye de sorası geliyor insanın.

Özellikle savaşın üzerinde bıraktığı tahribatla, çocukken yetiştirildiği evde gördüğü cinsel istismar ve haksız muamelelere karşı mücadele etmeye çalışmış olan Virginia Woolf, sonuçta hayata yönelik umudunu kaybeder ve yaşamına son verir. Kendisinin kocasına yazdığı, koşullarını iliklere işleyen duygu yoğunluğuyla anlattığı mektuptan bir kupleyle bitirirken amacım umutsuzluk yaymak değil, aksine sosyal medyada ördüğümüz kadın dayanışmasından aldığım enerjiyle daha da mücadele etmenin umuduna sarılıyorum. Taleplerimizi ve mücadelemizi sürdürmenin zorunluluğuna, kolektifliğin yarattığı yaratıcılığın güzelliğine tutunuyorum. Ve ardından sizi kendi sesiyle başbaşa bırakıyorum:

Virginia Woolf bizim hayatımızdan, kitap raflarımızdan, kalem ucumuzdan zaten hiç gitmemişti…

Tekrar deliriyor olduğuma eminim. O korkunç zamanları tekrar atlatamayacağımı hissediyorum. Bu sefer iyileşmeyeceğim. Sesler duymaya başlıyorum, konsantre olamıyorum. Bu yüzden en iyisi gibi görünen şeyi yapıyorum… Artık savaşamayacağım…

 

Kaynaklar:

https://virginiawolf.wikispaces.com/Virginia+Woolf+Sexual+Abuse+and+Mental+Illness?responseToken=31bc04a152bda54264234205a23ee207

*Virginia Woolf’un da aralarında bulunduğu, 20. yy’ın ilk yarısında Londra, Bloomsbury’de yaşayan, çalışan, okuyan İngiliz yazar, entelektüel, filozofların ve sanatçıların biraraya geldiği ilgi çekici bir grup.

**Türkçeye “Kim Korkar Hain Kurttan?” diye çevrilmiş, orijinal adı “Who is Afraid of Virginia Woolf?” olan bir oyun. Oyun orta yaşlı çift, Martha ve George’un çatırdayan evliliklerini konu edinir. Virginia Woolf’a saygı duruşu niyetiyle bu şekilde isimlendirilen oyun, adını Martha ve George’un oyun boyunca söylediği “Who’s Afraid of Big Bad Wolf?”tan alır.

(Bu yazı 15.03.2016 tarihlidir.)

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir