Bana Bak! Beni Gör!

Umut Erdem

Cinsiyet kalıplarını yıkan ve kadın-erkek ikililiğini dize getiren senaryo ve kurguları seyircilerle buluşturarak sinema salonlarını kuirleştirmeye odaklanan (Divalar başımızdan eksik etmesin) canımız cananımız Kuirfest, hatırlıyorsunuzdur geçtiğimiz haftalarda 5. kez sinemaseverlerle ve gullüm-ü cemaat-i haliyle buluşmuştu. Ankara’yla başlayan yolculuğuna İstanbul’da devam edip kısa, uzun metraj, animasyon filmleriyle beyazperdeden izleyicileri selamlayan Kuirfest’te 22 Ocak’ta Pera’da gösterilen bir filmle tanıştırmak istiyorum sizleri: Sen Bakmazken (While you weren’t looking).

Daha önce dizi sektöründe çalışmaları bulunan Catherine Stewart’ın ilk uzun metrajlı filmi olan Sen Bakmazken, 2015 yılı Güney Afrika yapımı.

Hikayemiz Cape Town’da geçiyor. Film açılışını, “beyaz” bir kadının (Terri) yaşı ilerledikçe değişen vücudunu aynadan umutsuzlukla incelemesiyle yapıyor. Sonra diğer sekansta Afro Amerikalı genç bir kadının (Asanda) düz olan saçlarını “köklerine geri dönmek” şeklinde sembolik olarak tanımladığı Afro tarzına büründürmek için kuaföre gittiğini görüyoruz. Bu ikisini birbirine bağlayan nedir? Yoksa bir flashback hikayesi mi sunacak bu film bize diye düşünürken Terri’nin monologlar eşliğinde evde yalnız başına dolaşmasına tanık oluyoruz. Ardından dolaptan çıkardığı hediye paketinin içinde intizamla katlanmış kırmızı elbiseyi hışımla üstüne geçiriyor ve aynada kendine bakmaya doyamıyor. Bu kırmızı elbise filmde önemli bir detay. Ardından eve gelen başka bir kadın (Dez), benim için filmin geri dönüşlerle işlenecek bir lezbiyen aşkını anlatacağı sinyallerini verse de olaylar ilerledikçe filmin 2 ayrı hikayeyi anlattığına tanıklık ediyoruz.

Bir yanda mazbut evli bir lezbiyen çiftimiz, bir yanda da 18 yaşına girmiş evlatlık çocukları Asanda… 20 yıldır beraber geçirilen ama paranın, gücün değiştirdiği, sabitleştirdiği ve sıkıcılaştırdığı evli bir hayata karşı yeni keşiflere kulaç atan genç bir kadının hayatı, birbirlerinden uzak olsa da karşıtlıklar sunarak ya da çeşitli kesişimler yaratarak birbiriyle örtüşen ve akıp giden kompakt bir filmi meydana getiriyor.

18 yaşına giren Asanda, erkek sevgilisiyle yeni yaşını kutlamak ve eğlenmek için gittiği barda “tomboy” Shado ile tanışır. Bu tanışmanın o geceye mahsus bir şey olduğunu düşünürken Asanda ve Shado’nun yolları tekrar kesişir ve birbirleriyle gittikçe daha fazla yakınlaşırlar. Ama el bebek gül bebek büyütülmüş, kırmızı halı ayağına serilerek steril bir ortamda yetiştirilmiş Asanda’nın, Shado’nun yaşadığı yoksul ve underground kasaba ve oradaki insanlarla karşılaşması düşündüğü kadar “uyum” arz edici olmayacaktır.

“Normal”leşme ile normatifleşme arasındaki farkı eleştirel bir biçiminde odağına alan, heteroseksizmi sorgulayıcı bir bakışa sahip filmimizde kuir sekanslar paralelinde Asanda’nın girdiği “gender theory” dersleri bize pratiğin yanında teori egzersizi yaşatıyor adeta.

Terri ve Dez çifti, çiftin arkadaşları, Asanda ve Shado’nun buluştuğu ilişkiler üçgeni toplumdaki sınıfsal, lokal ve cinsiyet farklılıklarına, bunlardan üretilen pratiklere ve birbiri arasındaki çatışmaları kurgusal bir hikayeyle ete kemiğe büründürüyor. Vahşi, medeni; zengin, fakir; şehir, taşra; tehlikeli, korunaklı; adil, çıkarcılık; siyah, beyaz; kadın, erkek gibi ikililikleri karakterlerin yaşadığı olaylar ekseninde tartışmaya açarak streotipleri kırmayı amaçlıyor, cinsiyete dayalı şiddeti odağına alıyor-film cinsel kimliği sebebiyle ayrımcılığa uğrayan ve şiddete maruz bırakılan kişilere adanmış.- ama toplumda yaratılan sınıf farklılığını da gözden kaçırmadan bunu daha geniş perspektifle ele alıyor. Konu çok katmanlı ele alınmış gibi görünse de bu izleyiciyi yoran bir yerden işlenmemiş, olaylar arasında geçişler kronolojik olarak işlendiği için birbirinden çok kopuk olduğu izlenimini vermiyor.

Sadece Teri’nin büründürüldüğü melankolik ve kuşkucu tavırların streotipliğe ve “histeri” damgası koyulabilecek şekilde ele alındığı görüşüne kapıldım ve toplumsal cinsiyete dayalı nefret olaylarına ve şiddete karşı “güçlendirici” metaforunu düşük bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle değindiği konuda farkındalık yaratmayı amaçlayan bir film için.

Filmin bir dikkat çekici yönü ise kullanılan “ayna metaforu”. Filmin yönetmeni Catherine Stewart’ın bir televizyon programında film için böyle bir isim seçmesine yönelik “Henüz bilmediğimiz, bakmadığımız, keşfetmediğimiz içimizdeki, parçamız olan, kendimize ait şeyi çağrıştırdığına” ilişkin açıklamasının “Ayna metaforunun gücünün bir parçası, tek bir görüntünün insan gelişimi ve deneyiminin pek çok yönünü etkisi altına aldığı”1 gerçeğiyle özdeşleştiren tek ben miyim bilmesem de ayna metaforunun filmde kullanılıyor olmasının filmdeki cinsel deneyimler ve kimliklerin kurgulanmasına yaptığı göndermeyi başarılı bulduğumu söyleyebilirim.

Stewart filmin konusunun, karakterlerin aralarındaki ayrımlar üzerinden onların ilişkilerinde samimiyeti ve ortaklığı bulması olarak yorumlasa da ben bu amacın özellikle filmin kurgusundan ve sonundan hareketle filme ne kadar işlediğinden kuşkuluyum ama oyunculuk performanslarını, filmin Cape Town’u ele alma biçimini, çekimin olayları izleyen üçüncü bir göz izlenimi vermesini başarılı buldum, imkanınız varsa izleyin.

Filmin fragmanı: https://www.youtube.com/watch?v=z3v_E75-T2M

1Haglund (1996), syf. 226.

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir